Kayıtlar

Nisan, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Osmanlı Mutfağı

Üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğunun çok zengin bir mutfağı vardır. Gittiği her yerdeki mutfak kültürünü red etmemiş, özümsemiştir. Padişah eşleri de kendi mutfak kültürünü Osmanlı Sarayı'na sokmuştur. Halkın da yabancı kadınlarla olan evlilikleri ile de Osmanlı Mutfağı daha da zenginleşmiştir.(1) Fakat ne yazık ki bu zengin Osmanlı Mutfağının yazılı eseri 19. yüzyılın sonlarına kadar pek yoktur. İlk yazılı yemek kitabı 1844 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye yani Adli Tıp hocalarından Mehmet Kamil'in Melceü't Tabbahin (Aşçıların Sığınağı) adlı kitaptır. 1844-1888 yılları arasında 9 baskı yapmıştır. Bu kitaptan sonra 1864 yılında Osmanlı Mutfağının ilk yabancı dilde, İngilizce olarak Londra'da basılan Türabi Efendi'nin A Manual of Turkısh Cookery adlı eseridir. (2) Topkapı Sarayı'nın  mutfağı 5.250 m2 dir. Bu mutfağa matbah-ı amire adı verilmekteydi. (3) Topkapı Sarayı'nın ikinci avlusunun sağ tarafında sağ tarafında mutfaklar bulunmaktaydı. Başla

Vatanseverler

Tarihe dönüp baktığımızda ülkemiz için hayatlarını ortaya koyan insanlar, kendi şahsi çıkarlarını hiç bir zaman akıllarına getirmemişlerdir. Vatan aşkı onlar için her şeyin üstündedir. Akıllarına nasıl birlerine kendimizi nasıl yamarız, ne çıkar elde elde ederiz düşüncesinde olmamışlardır. Daima vatan sözkonusu ise gerisi teferruattır diye düşünmüşlerdir.             Kurtuluş Savaşımızda yaptığı istihbarat faaliyetleri ile müthiş yayarlılıklar gösteren Esat Tomruk yani İngiliz Kemal 1887 yılında doğmuş 1966 yılında 79 yaşında vefat etmiştir. Kendisine ancak 77 yaşında maaş bağlanmıştır. (1) Fuat Balkan; ilk eskrimcilerimizdendir, Ordu'da ilk Harbiye Spor kulübü kurucusu ve Beşiktaş Spor Kulübünün kurucusudur. Kurtuluş savaşımız esnansında Yunanistan'da sabotaj ve baskınlar düzenleyerek Yunanlıları imha ve oyalama harekatında bulunmuş bir komitacıdır. Kendisine verilen paranın hesabını tutmuş ve sonunda artan 500 Lirayı Edirne Defterdarlığına 1924 tarihinde iade etmiştir.(2) 500

Plevne'den Çanakkale'ye

Charles Snodgrass Ryan 1853 doğumlu bir Avustralya'lı doktordur. Roma'da iken London Times gazetesinde Osmanlı hükümeti'nin askeri cerrah aradığı ilanını görür. Başvurur, başvurusu kabul edilerek 1876 yılında İstanbul'a gelir. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşında Plevne'de Osman Paşa'nın yanında askeri doktor olarak görev alır. Burada gösterdiği yararlılıklar dolayısıyla birçok madalya alır. savaştan sonra ülkesine geri döner. Avustralya'da adı Plevne Ryan'dır.                 Türkler'e olan gönül bağı kopmaz ve Avustralya Melbourne'da Osmanlı İmparatorluğu konsolosluğu yapar. 1915 Çanakkale savaşında doktor olarak Avustralya ordusunda görev alır. Aynı zamanda iyi bir fotografçıdır. Çanakkale ile ilgili birçok fotograf onun tarafından çekilmiştir. Gelibolu'da Kanlısırt'ta yapılan şiddetli muharebede şehitlerimiz, yaralılarımız ve onların ölü ve yaralıları için ateşkes yapılır. Dr.Ryan 62 yaşında bir subay olarak elinde fotograf makinası emirler

Lokum, Hacı Bekir ve Fenerbahçe

Lokumun tarihçesi Perslere dayanır. Pers imparatorluğunu yöneten Sasaniler Dönemi'nde ''abhisa'' adıyla bilinen tatlıya ''rahat-ı hulkum'' adı verilmiştir. Kelime anlamı boğazı rahatlandır. Zamanla kısaltılarak adı önce ''lati lokum''; sonra ''rahat lokum'' sonunda lokum denilmiştir. 15.yüzyıldan beri Anadolu'da bilinmekle beraber Anadolu'da bilinmekle beraber esasen 17. yüzyılda Osmanlı'da yaygınlaşır. Avrupa'da ise bir İngiliz gezgin aracılığıyla ''Turkish Delight'' adıyla 18. yüzyılda tanınmaya başlanır.(1) 1777 yılında İstanbul Bahçekapı'da Hacı Bekir, lokum, akide şekeri vb. şekerlemeler imal ediyordu. Dönemin padişahı kendisine getirilen şekerlemeler içinde yalnızca Hacı Bekir'in akide şekerini ve lokumunu beğenip yermiş. Hacı Bekir sarayın şekercibaşısı olmuş.  İstanbul'da şekerciler, ayrıca helvacılar olduğundan helva yapmazlardı. Helvacılar da kıyıda köşede günlük ge

Çiçek

Dışarıda insanları gözlemlediğimde  insanımızın elinde bir buket çiçek veya bir saksı çiçek göremiyorum.  Halbuki laleyi Avrupa'ya tanıtan biziz. Hollanda laleyi bizden almıştır. Osmanlı'dan Hollanda'ya giden laleler dünyaya tanıtılmıştır. Kurtuluş savaşının yoğun günlerinde Mustafa Kemal Ankara'daki karargahında, yemek yedikleri masanın üstünde çiçek bulunmasını istemiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul'un ünlü çiçekçisi Sabuncakis'ten Ankara'da çiçekçi dükkanı açmasını istemiştir. Girişimci gözüyle Ankara'da çiçekçi dükkanı açmayı uygun bulmaya Sabuncakis bunu Atatürk'e dile getirir. Atatürk onun bu kaygısını giderir: '' Kimse senden çiçek almazsa, ben hepsini alırım.'' Bunun üzerine Sabuncakis Ankara'da bugünkü Ulus Meydanının adı Taşhan idi, bu meydana bakan Millet bahçesinin bir köşesinde yer verilerek, ilk çiçekçi dükkanı açılır. Bir süre sonra insanlar çiçek alıp, çiçek armağan etmeye, törenlere çiçek göndermeye alı

Boza

Bir bardak boza, üzerine tarçın serpilmiş ve leblebi konmuş bozaya kim hayır der? Osmanlı imparatorluğu zamanında boza her tarafta imal edilip içiliyordu. Boza aynı zamanda devlet için bir gelir unsuru idi. Boza imalatçılarından vergi alınırdı. 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar boza himaye ve teşvik edilmiştir.    Fatih Sultan Mehmet'in bir boza sever olduğunu görmekteyiz. IV. Murat zamanındaki kayıtlardan anlaşıldığı üzere padişah mutfağının helvahane kısmında boza yapılmaktadır. Ayrıca şehzadelerin bulunduğu sancak saraylarında da boza yapılmaktadır. Buna örnek olarak III. Murad ve III. Mehmet sancakbeyliği ettikleri Manisa mutfak harcamalarındaki boza mayası giderleri bunun kanıtıdır. Hatta Osmanlı ordusu savaşa gideceği zaman bozacılar da malzemeleri ile birlikte giderlerdi, askerin boza talebini karşılamak için. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde şöyle ifade eder. ''İslam ordusunda semerciler, nalbantlar, aşçılar, berberler ve bozacılar kadar makbul meslek ehli yoktur. B

Dr. Reşit Galip

1893 yılında Rodos'ta doğar. İstanbul Tıp Fakültesi mezunudur. Türk Ocağı'nda ''Köycülük'' fikri ve tutkusundadır. 9 Nisan 1919'da köy kalkınmasında aktif olarak hizmet vermek için üç arkadaşı ile birlikte Kütahya kırsalına yerleşir. Atatürk'ün Mersin ziyaretinde ona ''Sen'' diye hitap eden konuşmasını yapar. 10 Ocak 1925'te İkinci Meclise Aydın Milletvekili seçilir. İstiklal Mahkemesi üyeliği yapar. 1932'de Milli Eğitim Bakanı olur. Daha o yıllarda temel eğitimin 8 yıl olmasını savunur; ortaokulu sonuna kadar okumamış bir genç, ilköğretimini tam yapmış sayılamaz diyerek bu düşüncesini böyle açıklar. 19 Eylül 1932 - 13 Ağustos 1933 tarihleri arasında yaptığı Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Üniversite reformunu gerçekleştirir. Darülfünunu, İstanbul Üniversitesi olarak değiştirir. Bunun için yurtdışına gönderilen 501 genç ile, Hitler'den kaçan Alman bilimadamları ve Darülfünun nitelikli kadroları ile İstanbul Üniversitesi'n

Konserve

Bir saklama türü olan konserve de askeri bir gereksinim olarak ortaya çıkmıştır. 1795 yılında Napolyon savaşa giden askerlerin erzaklarının çabuk bozulması, özellikle denizcilerde başgösteren gıda zehirlenmeleri ve iskorbit hastalığı (C vitamini eksikliği nedeniyle vücut direncinin  kırılması, metobolizmanın çökmesi ve ölüme neden olması) dolayısıyla, askerlerin erzaklarının bozulmasını önleyecek bir yöntem bulana 12.000 Frank'lık bir ödül koymuştur. Nicolas Francois Appert adında aynı zamanda şeker imalatçısı olan bir Fransız aşçı konu üzerinde çalışmaya başlamış ve öncelikle ağzı hava almayancam kaplarda saklanan gıdaların daha uzun süre dayandığını keşfetmiştir. Daha sonra bu deneyini hava almaya cam kavanoz içindeki gıdaları haşlayarak yapmıştır. Yaklaşık 14 sene üzerinde çalıştıktan sonra Napolyon'un koyduğu ödülü almaya hak kazanmış ve ödül parası ile ilk konserve fabrikası adlandıralabilecek şişelenmiş gıda fabrikasını açmıştır. İngiliz Peter Durand, Appert'in yöntem

Çay

Çayın keşfi ile ilgili birçok efsane anlatılmaktadır. En bilineni Çin İmparatoru Shen Vung ile ilgili olanıdır. İmparator bir ağacın altında kaynamış su içerken bardağına birkaç yaprak düşer, lezzetinden hoşlanır ve çay içme geleneği başlar. Çay Çin'den sonra 6. yüzyılda Japonya'ya sonra Endonezya'ya ve Hindistan'a ulaşır. 1615 yılında East India Company'nin ünlü Clipper gemileriyle İngiltere'ye getirilir ve bir asır saray ve aristokrasinin içtiği içecek olur. 1675 yılında Garwey's Coffe House ilk çay servisine başlar. 1750'lerde Hollandalılar tarafından Amerika'ya götürülür. 1840 yılında Bedford düşesi tarafından afternoon tea (öğlenden sonra çayı) geleneği başlatılır. 1869 yılında Sri Lanka çay üretimi için yer açmak amacıyla kahve ağaçlarının keserek mobilya yapılmak üzere İngiltere'ye gönderilir. Thomas Lipton, 1889 yılında çayı paketler halinde satan ilk kişi olur. Birinci kalite çaylar sarı paketlerde olduğu için, Lipton Yellow Label böylel

Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır

Reşat Ekrem Koçu'nun kaleminden kaleminden aktarılan hikayesi şöyledir. Altınvarakçı Nazmi Efendi'nin bir zamanlar çırak olduğu dükkana bir gözleri görmeyen bir kişi gelir ve ustasına, babasına kahve ısmarlar, hesabı hep kendisi ödermiş. Gözleri görmeyen kişi bir defasında şöyle bir hikaye anlatmış.  Yemiş İskele'sinde bir zamanlar kahvecilik yaptığını söyleyerek başlamış söze.  Bir gün, bir Yeniçeri gelmiş kahveye ve kahvede bulunan herkese kahve ısmarlamış, bir kenarda nargile içmekte olan bir Rum kaptanı işaret ederek ''şu gavura yapma'' demiş. Kahveci, herkese birer kahve yapmış sonra bir kahve de Rum kaptana götürmüş. Yeniçeri itiraz edince de ''Kaptana yaptığım senden değil, ocaktandır ağa'' demiş. Yeniçeri ocağı mensubu bu kahveci Sisam Adası isyanını bastırmak için Sisam adasına savaşa gider. Burada Rumlara esir düşer. Esir düşenler esir pazarında Rumlara satılır. Rumlar da satın aldıkları esirleri öldürürlermiş. Bir rume kendisini yü

Kahvehane

      Kahvenin Osmanlı sarayında ve halk arasında sevilmesi neticesinde İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman zamanında Halep'ten gelme Hakem ve Şam'dan gelme Şems adlı iki kişi ticaretin yoğun olduğu Tahtakale'de 1543-1544 yıllarında ilk kahvehanelerini açarlar. Tahtakale'nin ardından Eminönü ve Unkapanı bölgelerinde 1552-1553 yıllarında kahvehaneler açılır. Bu kahvehanelerde kitap okunur, tavla ve satranç oynanır. İstanbul'un en temiz kahvehaneleri Üsküdar'ın ana sokaklarında bulunurdu. II. Selim ve III. Murad zamanında kahvehanelerin sayısı 600'ü geçmiştir, 1630 yılında 1.000'e ulaşır. İlk zamanlar kahvehanelere her statüden insanlar giderlerdi. Fakat zaman içerisinde her insanın gittiği ayrı ayrı kahvehaneler oluşur. Burada kimse kimsenin kahvehanesine gitmez , kendi statüsünden insanların kahvehanelerinde toplanılırdı. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu kahvehanelerden bahsedilir. Örneğin suçluların gittiği kahvehanede, suçlular için bir nevi iltica

Pierre Loti

1850-1923 yılları arasında yaşamıştır.  Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiş, Legion d'Honneur nişanı ile ödüllendirilmiştir.  Türkiye'yi 7 defa ziyaret etmiş, Türkleri yakından tanıyarak, Türkiye'ye güçlü dostluk bağları ile bağlanmıştır. 50'ye yakın kitabı vardır. Yaklaşık 15'i Türkiye ile ilgilidir.Siyasi kitap ve makaleleri vardır. Pierre Loti'nin ''Ermenistan'daki Katliamlar'' adlı kitabı 1918 yılında Paris'te Calman Levy Yayınevi tarafından sansürlenerek basılmıştır. Sansürlenmiş bölümde Ermenilerle ilgili Pierre Loti'nin eleştirel görüşleri bulunmaktadır.  Pierre Loti'nin cesur davranışları takdirle karşılanarak TBMM'si 3 Kasım 1921'de el dokuması bir halı hediye etmiştir. TBMM Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal kendisine yazdığı mektupta ''Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için, Türk milletinin beslediği derin , sarsılmaz sevg

Andımız

               Dr.Reşit Galip'in 23 Nisan 1933'te yaptığı Çocuk Haftası'nın açılış Konuşması ''Çocuklar! Güzel yüzlü, güzel özlü Türk yavruları! Bugün kutluladığımız 23 Nisan, onüç yıl önce çoğunuzun daha doğru doğmadığınız veya süt çocuğu olduğunuz zamanlarda yurdu kurtarmak için, Türk budununu kurtuluşa eriştirmek için, Büyük Millet Kurultayının GAZİ babanız eliyle açıldığı gündür. Bunu bayram edinmeniz, ey Türk çocukları, öz kurultayın açıldığı, öz devletin kurulduğu günü kendi bayramınız seçmeniz, ne mutlu buluş! Çocuklar! Bayramınız dolayısıyla size birkaç sözüm var. Bilirsiniz, daha iyi bilirsiniz ki, her Türk çocuğu anasının, babasının olduğu kadar milletindir, budunundur. Sizin sağlığınıza, sizin çalışmanıza, sizin budun ülküsüne ve törelerine uygun yetişmenize ananız, babanız kadar bütün Türklük yürekten bağlıdır. Can gözlerimiz üstünüze dikilmiştir. Sizin kafaca, bedence sağlam, gürbüz yetişmenizi, ahlakça en iyi, en yüksek yetişmenizi, millet dileğini ken

Sarı Kanarya

1939 yılında kapanan Güneş Kulübünden Fenerbahçe'ye gelen Cihat Arman, uçan kaleci lakabı ile futbolumuzun gelmiş geçmiş en iyi kalecisidir.  12 sezonda tam 309 kez sarı lacivertli kaleyi korur. Kendine uğur getirdiğine inandığı sarı kazağını hiç çıkarmaz. Şeref stadında uçarak parmaklarının ucuyla kurtardığı bir golden sonra bir taraftar gür sesiyle şöyle bağırır: ''Heyt be kanaryama bak. Uçtu yine benim sarı kanaryam.''  Futbol hayatını Fenerbahçe'de noktalayan Cihat Arman'a söylenen ''sarı kanarya'' sözü, takıma mal edildi.  Kaynak:  Lefter Futbolun Ordinaryüsü, Haluk Hergün,  NTV yayınları 

Don Kişot

Don Kişot romanının yazarı Miguel de Cervantes, 7 Ekim 1571 yılında Korent Körfezinde yapılan İnebahtı Savaşı'nda sol kolundan sakatlanarak, Osmanlılara esir düşmüştür          Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camisinin inşaatında duvar işçisi olarak çalıştırılmıştır.  1580'de cami inşaatının bitmesi ile İspanya'ya geri dönmüştür. Kaynak:  Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu, Venedik Yayınları

Tolstoy

Tolstay'a bir düzine çocuk veren, yazılarını temize çeken, evin her işiyle uğraşan eşi Sofia'dan evliliklerden elli yıl sonra ayrılırlar. Eşinin kendini zindanlara atan bir gardiyan olarak suçlar. Karısına bıraktığı veda mektubunda sadakatine ve dürüstlüğüne teşekkür eder. Gece yarısı gizlice evden kaçarken, ''özgürlük ne güzel şeymiş'' der. Sofia üzüntü içinde ve çocuklarıyla birlikte peşinden gider. Tolstoy'un amacı Türkiye'ye kadar kaçmaktı. Fakat yolda bir tren istasyonunda rahatsızlanır ve istasyon şefinin küçük evinde kalır. Eşi Sofia'nın tüm ısrarlarına rağmen onunla görüşmez.  Yalnızlık ve sessizlik içinde son günlerini geçirmek için kaçtığı evinden, bir hafta sonra eşi, çocukları, hayranları, gazetecilerin kalabalık  ve gürültüleri arasında vefat eder. Sofia ise onu ancak bilincini yitirip, komaya girdiği zaman görür. Kaynak:  Bir Dinozorun Anıları, Mina Urgan, Yapı Kredi Yayınları 

Hiç uçak ihraç ettik mi?

THK Etimesgut Uçak Fabrikası'nda üretilen THK-5 A altı yolcu kapasiteli hafif nakliye uçağı, 1949 yılında Paris Air Show'a gönderilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. Bu esnada Danimarka'dan bir adet sipariş alınmıştır. Bu sipariş üzerine THK-5 ambulans uçağı modelinin  imalatına başlanmıştır ve Eylül 1951'de tamamlanmıştır. TC-THK AY kuyruk numarası verilerek 11 Aralık 1951'de Danimarkalı iki pilota teslim edilmiştir. TC-THK AY, Danimarka'nın Odense kentinde hava ambulans hizmeti veren  Falcks şirketi tarafından satın alınmıştır. Falcks adına Danimarka Sivil Havacılığı  OY-ACK sivil harfleri verilmiştir. THK-5 Danimarka'nın uzak ve ıssız adalarından yaz,kış, gece, gündüz hasta taşımak için kullanılmıştır. Uçak Polonya, Lüksemburg ve Hollanda'ya uzun menzilli uçuşlar gerçekleştirmiş, hasta  taşımanın yanı sıra, Dan köylerine broşür atmak içinde kullanılmıştır. FLACKS, ''Tyrken'' (Türkler) adını verdiği THK-5 uçağını 16 Mart 1960' a  kadar

Osmanlı'da Misyonerlik

Osmanlılarla ilgili olarak İngiltere'nin Dışişleri Bakanı ve sonra da Başbakanı olan Lord Palmistan'ın bir sözü vardır. ''Türkler'e Müslümanlıkları açısından hiç bir şekilde taraftar değilim'' diyor, ''Eğer Hristiyan yapılabilirlerse  son derece mutlu olurum.'' Osmanlı'nın Tanzimat döneminden itibaren çok ciddi bir misyoner saldırısı oluyor Osmanlı topraklarına. Amerikalı Doğu Anadolu'da, Fransızlar daha ziyade Suriye, Lübnan çevrelerinde ve Batı Anadolu'da, İngilizler İstanbul  ve çevresinde etkili olmaya çalışıyorlar.  1890'la 1900 arasında Amasya'da 10, Harput'ta 9, Mersin'de 2, Muş'ta 1, Mersin'de 2, Diyarbakır'da 3, Ergani'de 2, Mardin'de 3, Bitlis'te 2, Muş'ta 1,  Siirt'te 3, Van'da 2, Sivas'ta 20 Amerikan okulu bulunuyormuş. Bu konuda American Board of Michen adına Mr. Divade 1895'te şöyle demeç verir: ''Derneğimiz yaklaşık 65 yıldır Türkiye'de faaliyet

Soğanlı Yumurta

Osmanlı padişahlarından birkaçının en sevdiği yemeklerden biri de pişirilmesi büyük hüner isteyen soğanlı yumurtaymış. Soğanlar çok düşük bir ısıda üç saat süreyle yavaş yavaş, kavrulmadan, canlılıklarını kaybetmeden, kehribar gibi bir renk alıncaya kadar sabırla pişirilirmiş. Kırılmış yumurtanın sahandaki dizilişi bir sanat eseri inceliğinde, beyazları piştiği halde sarıları   ''manda gözü gibi parlak'' kalır, tuzu ve biberi tam kıvamında konulurmuş. Böyle bir sunuş karşılığında kuşhaneci yani padişahın özel aşçısı olan kuşbaşı, padişah tarafından ödüllendirilirmiş. Kaynak:  Yaşayan Büyük Türk Mutfağı,  Nail Arıkdal, Doğan Kitap

Topkapı Sarayında Yemek

Fatih döneminden 19. yüzyıl sonuna kadar günde iki öğün yemek yendiği görülmektedir. Bu dönemlerde sabah kahvaltısının çok kuvvetli  yapıldığı, kahvaltıda çeşitli çorbaların, hamur işlerinin, et yemeklerinin, çeşitli reçellerin, yumurtalı yiyeceklerin, pastırmanın, sucuğun, peynir çeşitlerinin, tereyağının sofralardan eksik olmadığı, öğlen yemek yenmemekle birlikte açlık hissedilmesi durumunda ayran, şerbet veya meyveyle bu açlığın giderildiği anlaşılmaktadır. Akşam yemeğinin erken yendiği, gün batmadan yemek yemenin sona erdiği göze çarpmaktadır. Buradaki amaç gün ışığında yemeği görerek yemek ve aynı zamanda nimete saygıyı da göstermektedir. Sultan Murat döneminde yemek başlayana kadar mızıka takımının müzik çaldığı, ancak yemek başladıktan sonra nimete saygı nedeniyle müziğin sona erdiği bilinmektedir. Sultan II. Mahmut döneminde ise (1808) Sarayda batılıların yediği gibi masa ve sandalyede oturarak yemek yenmeye başlandığı ve bu yeni adetin önce konak ve köşklere, oradan da halka s

Atatürk ve Latife Hanım

20 Mart 1923 günü Atatürk ve Latife Hanım 4 gün Konya'da kalırlar. Konya ziyareti her açıdan verimli geçer. Mevlana'yı  ziyaret ederler. Sema gösterisi izlerler. Aynı gece onurlarına verilen yemekten Latife Hanım erken ayrılacaktır. Uyku inen gözlerine engel olamaz, Gazi'yi beklediği koltukta uyuyakalır. Uyandığında ise gördüğü manzaradan çok etkilenecektir. Latife Hanım'ın hatıratından dinleyelim. ''Bir Konya seyahatinde idik. Mevsim kıştı. Mustafa Kemal Orduevinde toplantı da bulunacaktı. Ben, misafir kaldığımız  evde yemekten sonra yatak odasına geçmiş, harıl harıl yanan sobanın karşısında koltuğa gömülmüş, ayaklarıma bir battaniye örtmüştüm. Uyumuşum. Uyandığım zaman ne gördüm tahmin edemezsiniz. Mustafa Kemal beni uyandırmaya kıyamamış olacak, yataktan bir yastık alarak ayak ucuma koymuş, yorganı da alıp üstüne çekmiş, halı üzerinde uyuyor. Yerimden fırlamak istedim, fakat bu sefer ben kendilerini uyandırmamak için kıpırdamadım. (1950 Zaman Gazetesi) Kaynak

Sanayiye iki farklı bakış

Türk Hava Kurumu, Nuri Demirağ'a Beşiktaş'taki atölyesinde üretilmek üzere 12 adet eğitim uçağı siparişi verir. Şartnameye uygun olarak üretilen uçakların teslimi sırasında problem çıkmış, kurum üretilen uçakların mukaveleye uygun olmadığı gerekçesiyle uçakları teslim almaktan vazgeçer ve 51.000 Lira'lık teminat mektubunu mahsup eder. Nuri Demirağ, ürettiği uçakların kurumun istediği evsafa uygun olduğunu, şartnameyi ihlal edenin kendisi değil kurum olduğunu belirterek, karşı dava açar. Beşiktaş'taki atölyesinde yapılan çift motorlu, altı kişilik yolcu uçaklarının da Türk Hava Yolları tarafından beklenen ilgiyi görmemesi ile başlayan krizler ve mahkemelerle, Demirağ'ın hayatında yeni bir dönem başlar. Bakanlar Kurulu tarafından seferberlik halinde ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere faydanılacak fabrikalar arasında kabul edilen Nuri Demirağ Tayyare Fabrikasının bu cetvelden çıkarılması, Milli Savunma Bakanlığının teklifi ile Bakanlar Kurulu'nda 11.06.1949 tar

Yıllarca

Doğarız ve yıllarca belki tüm yaşamımız boyunca aynı sokakta otururuz. Oturduğumuz sokağın veya caddenin bir adı vardır. Şu sokakta veya falanca  caddede oturduğumuzu söyleriz. Belediyeler sokağa veya caddeye bir tabela koyarak oranın adını yazarlar. Oturduğumuz yerin adı olan tabela vardır fakat o ismin nereden geldiğini belirtir ikinci bir tabela yoktur. Halbuki ad verilirken ikinci bir tabela konularak, o ismin nereden geldiğini belirtir bir tabela konulsa  hiç olmazsa o isim daima hatırlanır. Belediyeler bu konuda çalışma yürütseler çok güzel bir iş yapmış olurlar.           

Nazım Hikmet

  Oyalama beni gülüm,   Sana aşık olmakla meşgulüm.                                 Nazım Hikmet

Lavinia

                                 Sana gitme demeyeceğim.                                  Üşüyorsun ceketimi al.                                  Günün en güzel saatleri bunlar.                                  Yanımda kal.                                    Sana gitme demeyeceğim.                                  Gene de sen bilirsin.                                  Yalanlar isteyorsan yalanlar söyleyeyim,                                  İncinirsin.                                  Sana gitme demeyeceğim,                                  Ama gitme Lavinia.                                  Adını gizleyeceğim                                  Sen de bilme, Lavinia.                                                                      Özdemir Asaf        Özdemir Asaf bu şiiri aşık olduğu Mevhibe Meziyet Beyat için yazmıştır.         Fakat Mevhibe Beyat hocası ve ünlü ressam Edip Hakkı Köseoğlu'na aşıktır.        İlk evliliğini İlhan Selçuk'la, ikinci evliliğini Öztürk Serengil

Cemal Süreya

Eşi Zühal Tekkanat anlatıyor: Cemal Süreya'nın sonradan aldığı soyadı yok. Asıl adı olan Cemalettin Seber'den Cemal'i kısaltarak almış, yanına da Süreyya'yı ekleyerek Cemal Süreyya takma adını edindi. Soyadındaki ''Y'' harfinden birini, kendine dişi geldiği için değil de, sevgilisiyle bir iddiaya girip kaybettiğinden atmak zorunda kalmış.  Kaynak: Gezindim Boş Odalarda  Şair Eşleriyle Söyleşiler, Sevim Dabağ, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Nuri Demirağ

Nuri Demirağ (1886 - 13 Kasım 1957) Sivas'ın Divriği kasabasında doğmuştur. Çalışma yaşamına öğretmenlikle başlar, Ziraat Bankası'nın Divriği ve Koçgiri (Zara) şubelerinde çalışmış, daha sonra İstanbul'a tayin olmuştur. İstanbul'da Maliye Müfettişi olarak çalışır. İşgal dönemi yıllarıdır. Gayrimüslim nüfusun yoğun olarak yaşadığı Beyoğlu, Galata semtleri, Türkler'in pek mecbur kalmadıkça uğramak istemedikleri semtlerdi. Birgün görevi gereği Maliye'nin Tatavla (Kurtuluş) şubesine uğramak zorunda kalır. Maliye dairesinden çıktıktan sonra  etrafını saran beş on palikarya tarafından başındaki fesi alınarak yerlerde çiğnenmek suretiyle hakarete uğrar. Bunun üzerine Mühürzade Nuri Bey şöyle der: ''Milli haysiyet ve şerefi üç buçuk palikaryanın ayakları altında çiğnenen bir hükümete  memurluk edemem'' diyerek istifa eder. Nuri Bey'in istifa ettikten sonra ilk işi, sigara kağıdı imalatıdır. '' Türk zaferi '' adını verdiği ürün, gayri